17 Aralık 2010 Cuma
zaman-an-yalan
"Yokluğun yeter, bu çektiğim günah, gittiğinden beri geceler simsiyah..." diye birbirine karışıyor şimdi kulağımın dibinde notalar, sözler... Biraz daha acıtsınlar diye iyice açıyorum sesi. Artık başka hiçbir şey duyulmaz oluyor; bu müzik, bu sözlerle bir hayal-dünya yaratıyorum. Bir de şimdi kendi sözcüklerimi ekliyorum o dünyaya, kendi kurşunlarımla uçuruyorum beynimi...
Çünkü susmuyor içimdeki köpekler... Midem bulanıyor artık aynı melodi, aynı sözcükler, aynı acı... Söz vermişlerdi oysa bana... Zaman basarsan yaralarına bir süre sonra acımaz demişlerdi... Ne büyük kandırmaca... Oysa yaralarıma bastığım her an, her dakika, her saat, her gün, her hafta daha da derine gömüyor herşeyi, daha da kanırtıyor, daha da çıkmazlara itiyor.
Zaman yalan... Zaman büyük yalan. Akıp geçip giderken benden götürdüğü tek şey yine ben oluyorum. Başka hiçbir şey değil... Akrep sokuyor beni acımasızca, yelkovan geçmiş karşıma sırıtıyor pis pis... Görmezden geliyorum, saymayı unutmak için sayıyorum içimden... Bir, iki, üç, dört... Bir süre sonra yolumu da kaybediyorum, gerisi gelmiyor zamanın...
O andan sonra birden akrep de, yelkovan da çıldırıyor. Neler oluyor diye bakıyorum, ölmeye yattığım yerden duvardaki saate... Beynimin içine tecavüz eden tik-taklar susmuş artık, ibreler çıldırmış... Hızla dönüyorlar, çok hızlı, deli gibi... Ama olmasını istediğim gibi ileri akmıyor zaman. Geriye doğru bir kovalamaca tutturmuş akrep de yelkovan da... Nasıl bir lanet bu? Akıp geçsin gitsin bitsin artık diye yalvarırken zamanın hızla geriye doğru akması nasıl bir lanet?
Saymayı bırakıp baktığımda seneler öncesinde buluyorum kendimi, en çok kurtulmak istediğim ânın tam ortasında... Bir küfür savuruyorum, en hakikisinden... Oysa herşey geçsin de kurtulayım, unutayım, yok olayım diye uğraşmıyor muydum ben? Neden şimdi en olmayan yerde, en olmayan şekilde yeniden varolmak, neden?
İşte ordayım, ordayız... Elele, gözgöze... Yabancı, hoyrat, yabani bakışlarla izliyorum "biz"i... Ne yapmalıyım, bilmiyorum. Koşup haykırsam, "Haydi, lanet olsun ikinize de, bakın bana, bana yaptığınıza bakın. Mutluluk diye birşey yok, sonsuzluk diye birşey yok, anlayın artık, anlayın. Yol yakınken bırakın birbirinize yalan söylemeyi. Bırakın oyun oynamayı. Ölümüm olacak o oyun. Bırakın beni, azat edin beni... Rahat bırakın beni..." desem... Ne ayırabilir ki onları?
Ben öyle dikilirken ayakta atmayan bir yürekle, yanımdam yürüyüp gittik "biz!" Yine gülerek, yine sevgi dolu gözlerle... Oysa aynı gözlerdi; o gün orada gülen de, o gün orada ağlayan da aynı gözlerdi. Sahi, aynı mıydı acaba?
Bir keşiş gibi çıksaydım karşılarına, "Öleceksiniz birbirinizle, solacaksınız" desem ve sonra buhar olup uçsam da onlar vazgeçer miydi birbirinden? Ne pahasına olursa olsun yürümeye devam etmezler miydi? Vazgeçtim peşlerinde uğursuz bir gölge gibi dolaşmaktan... Onlar beni değil ama ben onları azat ettim... Elele uzaklaşırken "biz", çöktüm dizlerimin üstüne "ben"...
Çünkü susmuyor içimdeki köpekler... Midem bulanıyor artık aynı melodi, aynı sözcükler, aynı acı... Söz vermişlerdi oysa bana... Zaman basarsan yaralarına bir süre sonra acımaz demişlerdi... Ne büyük kandırmaca... Oysa yaralarıma bastığım her an, her dakika, her saat, her gün, her hafta daha da derine gömüyor herşeyi, daha da kanırtıyor, daha da çıkmazlara itiyor.
Zaman yalan... Zaman büyük yalan. Akıp geçip giderken benden götürdüğü tek şey yine ben oluyorum. Başka hiçbir şey değil... Akrep sokuyor beni acımasızca, yelkovan geçmiş karşıma sırıtıyor pis pis... Görmezden geliyorum, saymayı unutmak için sayıyorum içimden... Bir, iki, üç, dört... Bir süre sonra yolumu da kaybediyorum, gerisi gelmiyor zamanın...
O andan sonra birden akrep de, yelkovan da çıldırıyor. Neler oluyor diye bakıyorum, ölmeye yattığım yerden duvardaki saate... Beynimin içine tecavüz eden tik-taklar susmuş artık, ibreler çıldırmış... Hızla dönüyorlar, çok hızlı, deli gibi... Ama olmasını istediğim gibi ileri akmıyor zaman. Geriye doğru bir kovalamaca tutturmuş akrep de yelkovan da... Nasıl bir lanet bu? Akıp geçsin gitsin bitsin artık diye yalvarırken zamanın hızla geriye doğru akması nasıl bir lanet?
Saymayı bırakıp baktığımda seneler öncesinde buluyorum kendimi, en çok kurtulmak istediğim ânın tam ortasında... Bir küfür savuruyorum, en hakikisinden... Oysa herşey geçsin de kurtulayım, unutayım, yok olayım diye uğraşmıyor muydum ben? Neden şimdi en olmayan yerde, en olmayan şekilde yeniden varolmak, neden?
İşte ordayım, ordayız... Elele, gözgöze... Yabancı, hoyrat, yabani bakışlarla izliyorum "biz"i... Ne yapmalıyım, bilmiyorum. Koşup haykırsam, "Haydi, lanet olsun ikinize de, bakın bana, bana yaptığınıza bakın. Mutluluk diye birşey yok, sonsuzluk diye birşey yok, anlayın artık, anlayın. Yol yakınken bırakın birbirinize yalan söylemeyi. Bırakın oyun oynamayı. Ölümüm olacak o oyun. Bırakın beni, azat edin beni... Rahat bırakın beni..." desem... Ne ayırabilir ki onları?
Ben öyle dikilirken ayakta atmayan bir yürekle, yanımdam yürüyüp gittik "biz!" Yine gülerek, yine sevgi dolu gözlerle... Oysa aynı gözlerdi; o gün orada gülen de, o gün orada ağlayan da aynı gözlerdi. Sahi, aynı mıydı acaba?
Bir keşiş gibi çıksaydım karşılarına, "Öleceksiniz birbirinizle, solacaksınız" desem ve sonra buhar olup uçsam da onlar vazgeçer miydi birbirinden? Ne pahasına olursa olsun yürümeye devam etmezler miydi? Vazgeçtim peşlerinde uğursuz bir gölge gibi dolaşmaktan... Onlar beni değil ama ben onları azat ettim... Elele uzaklaşırken "biz", çöktüm dizlerimin üstüne "ben"...
Uzaktan bir melodi duyuluyordu, olmam gereken zamana dönmem için bana yolu gösteren... Melodiyi izleyip olmam gereken yere döndüm yavaş yavaş, midemdeki bulantıyla: "Gözlerim nehir ağlar şehir şehir, sensiz bu yerlerde hatıralar zehir..."
14 Aralık 2010 Salı
anı-acı?
Bugün, bana 10 yıl önce ilk hediyen olarak utana sıkıla verdiğin kazağı giydim. Belki biraz güç verir, belki bir an ayakta durabilirim diye... Belki de sadece o eski günlere dönebilirim diye... Kimbilir belki de zaman makinesine dönüşevirirdi lacivert, boğazlı kazağım... Alıp beni götürürdü taa eskilere...
Nasıl da utana sıkıla vermiştin onu bana hatırlıyor musun? Gözlerin ışıl ışıldı, masumdu...Sarılmıştım sana istemsizce, sevgim taşıyordu hücrelerimden de farkında değildim daha... Gençlik işte... Kıpkırmızı olmuştu yüzün... Gülmüştüm utanmana... En çok bu utanmaların vururdu beni. Kızarırdı yüzün, yere eğilirdi bakışların, sonra çapkın bir gülüş yerleşirdi suratına... Hafif yandan bakardın bana... Ahhhh, ne büyük tuzaktı bu, nasıl da çekerdi beni içine...
Şimdi 10 yıl geçti aradan...10 koca yıl... Biraz senle dolu, biraz sensiz... Biliyor musun o kadar zaman boyunca, ben hiç o kadar güzel utanan bir adam görmedim bir daha...
Ve başka hiç bir yüze yakışmazdı o utangaç çapkın gülüş....
Nasıl da utana sıkıla vermiştin onu bana hatırlıyor musun? Gözlerin ışıl ışıldı, masumdu...Sarılmıştım sana istemsizce, sevgim taşıyordu hücrelerimden de farkında değildim daha... Gençlik işte... Kıpkırmızı olmuştu yüzün... Gülmüştüm utanmana... En çok bu utanmaların vururdu beni. Kızarırdı yüzün, yere eğilirdi bakışların, sonra çapkın bir gülüş yerleşirdi suratına... Hafif yandan bakardın bana... Ahhhh, ne büyük tuzaktı bu, nasıl da çekerdi beni içine...
Şimdi 10 yıl geçti aradan...10 koca yıl... Biraz senle dolu, biraz sensiz... Biliyor musun o kadar zaman boyunca, ben hiç o kadar güzel utanan bir adam görmedim bir daha...
Ve başka hiç bir yüze yakışmazdı o utangaç çapkın gülüş....
13 Aralık 2010 Pazartesi
Afedersiniz, “Turist”im olur musunuz?
Orijinal adıyla The Tourist, açıkçası sadece Johnny Depp ve Angelina Jolie’nin nasıl bir çift olduğunu görmek için gittiğim bir filmdi. Belki de bol aksiyon, biraz heyecan ve nasıl geçtiğini anlamayacağım 2 saate dair vaatler cazbetmişti beni. Çünkü bir şekilde, hiçbir şey düşünmeden zamanı akıtma derdindeyim bu aralar. Oysa önyargılarla hareket etmemeliymiş insan. Hayatın bana sık sık verdiği bu dersi, bir kez daha hatırladım.
Filmi izleyen diğer milyonlarca insanı, filmin senaristini, yönetmenini, oyunularını bilmem ama film bende derin izler bıraktı. Beklediğim hiçbirşey yoktu filmde; aksiyon, eğlence, gerilim, macera.. Hiçbirşey... Oysa yine en zayıf karnımdan vurulmuştum. Filmin her karesi, her anı aşk doluydu, aşk kokuyordu.
Dünyanın en güzel kadını da olsanız eğer işin ucunda sizi tutkuyla seven bir adam varsa ve sizin de tutkuyla bağlı olduğunuz bir adam hiçbir engel -ki bu engeller yeri geliyor işiniz, arkadaşlarınız, hayatınız olabiliyor- sizi durduramıyor. Ona gitmek, onunla olmak, o aşkı yeniden damarlarınızda hissedebilmek için herşeyi yapıyorsunuz. Neden aşık olduğunuzu bilmeseniz de, iki yıl boyunca ondan asla haber alamamış olsanız da ona inancınız diriltiyor sizi, aşkınızı...
Ve siz dünyanın en karizmatik erkeği de olsanız sevdiğiniz kadından asla vazgeçmeyebiliyorsunuz. Bunun için iki yıl onu görmemeniz, türlü türlü acılar çekmiş olmanız da pek farketmiyor. Eğer aşıksanız ona, dünyadaki herkes onun için geri geleceğinizi biliyor. Ve geri geliyorsunuz milyonları, hayatınızı hiçe sayıp.
Güzellik, yakışıklılık, karizma, para-pul değildi aslında aşkı aşk yapan. Bir anlık bakış, bir anlık dokunuş, çarpışan gülümsemeler, tesadüfler, adını koyamayacağınız daha milyonlarca şey vardı aslında bu tuhaf hamurun içinde. Siz hamurunuza neler katıyorsanız ona göre lezzetleniyordu hamurunuz...
Ümidim kırılsa da çoğu zaman, gerçek aşk diye birşey vardı... Bir kadını asla bırakmayacak erkekler vardı hâlâ. Kadını için ölecek, aşkının peşinden koşacak, ona her zaman güzel, her zaman özel, her zaman farklı hissettirecek erkekler vardı hâlâ...
Böylesi bir adamın sıfatının “turist” olması tesadüf müydü peki? “Geldim, gördüm, gidiyorum” demiyordu ki oysa. Sahi ya, bir filmdi bu sadece... Sadece bir film... Öyle bir adam var mıydı ya da öyle bir kadın? Yaşadığımız şu dünyada erkekler –ya da aslında kadınlar da- herşeyi daha sahte, daha yapay hale getirmemişler miydi? Hızla dönüştüğümüz “tüketim insanı” olma yolunda “Geldim, gördüm, kalıyorum” deme cesaretimiz var mıydı ki? Ne zaman bıkmıştık “ev sahibi” olmaktan?
Ne kadar film de olsa, senaryodan ibaret olsa da bütün gördüklerim filmden çıktığımda uzun süredir bir “turist” özlemi içinde olduğumu farkettim. Her ne kadar güçlü, modern kadın rolüne de soyunsam gerçekten sahiplenilmek, birine ait olmak, tutkuyla sevilmek istediğimi, hem de bunu deliler gibi özlediğimi hissettim. Şimdi dönüp de sorsam herhangi birine, “Afedersiniz turistim olur musunuz?” diye, boş gözlerle yanımdan uzaklaşırken ne düşünür acaba? Peki ya gitmez de kalırsa?
9 Aralık 2010 Perşembe
(son) bir başlangıç
Küvetin içinde uzanmış öylece bekliyordu. Belli bir amacı yoktu, artık bütün amaçlar, bütün hedefler geride kalmıştı onun için. Kafasının içi bomboştu. Aynı yere bakıp durmaktan ya da burnundan hiç gitmeyen lanet bir koku yüzünden zaman ya da mekan algısı yavaş yavaş kayboluyordu. Son bir saatini düşündü... Hayatının son bir saatini... Olması gereken şey nihayet oluyordu ama hiçbir şey hayal ettiği gibi değildi... Yine mi yanılmıştı?..
O sabah uyandığında artık vaktin geldiğini biliyordu. Bilinçli bir bilme eylemi değildi bu. Bazen bilirsiniz işte birşeyleri, ortada bir neden yokken tamam dersiniz, artık vakti geldi. Süre dolmuştur, beyninizi kemiren tiktaklar nihayet susacaktır. Hareketleriniz, bir şeyleri bilmenin rahatlığıyla öylesine birbirini izler. Artık sizi ilgilendiren tek şey sonuca ulaşmaktır... Neden böyle derseniz, bilmiyordu onu da... Bilmediği diğer şeylerin yanına ekleyerek... Bilmiyordu...
Daha önce de birkaç kez yardım çığlıkları atmıştı. Ama hep sessiz kalmıştı çığlıkları, boğazında düğümlenmişti kaç kez... Ya bir yardım çağrısı telefonu ile sonuçlanmıştı ya da delicesine kusmalarla... Kimse de anlamamıştı neler olduğunu, belki de umursamamışlardı... Güçlü damgasını yemişti bir kez... Ayakta dururdu nasılsa, onun yardıma ihtiyacı olamazdı... Anlamadılar...
Artık yardım çığlıkları atmayacak, bir daha yardım istemeyecekti. En çok buna seviniyordu. Ulaşılmaya çalışıldıkça ulaşılmaz olmamış mıydı hep? Sahi neden böyle olmuştu? Kimse beklemezdi ondan bunu, tam da beklemedikleri bir zamanda olacaktı zaten... “Bir gün önce görüşmüştük, yüzünde gülücükler vardı yine, çok eğlenmiştik...” Böyle diyeceklerdi soranlara. Oysa bakmıştı gözlerine, belki son bir kez sarılmıştı. Sahi insanlar görmeyi ne zaman unutmuştu?
Mutluydu artık... Şarkılar söyleyerek banyoya gitti. Aynada baktı kendine, yanağına bir öpücük kondurdu. Yaklaştı, gözbebeklerine baktı aynada. Yine kocaman olmuşlardı. Hep ürkütürdü onu kendi gözbebekleri. Büyüyecek, büyüyecek, sonra da onu içine alacak bir labirent gibi gelirdi ona...
Musluğu açtı, sıcak suyun akışını izledi. Az sonra küvet sıcacık suyla dolacaktı. İçini donduran yalnızlığın kaskatı ettiği vücudu, sıcak suyun koynuna girecekti. İnsan hiç bu kadar üşüyebilir miydi? Ya da üşümekten aklını kaçırabilir miydi? Peki ya yalnızlıktan?
Üstündekileri çıkardı. Her zaman bütünüyle çıplak olmaktan utanırdı zaten, yine utandı. Neden bilmiyordu... Belki kadınlığının her zaman saklaması gereken birşey olduğu fikriyle yetiştirildiği, belki de bir türlü kendiyle barışamadığı için. Çırılçıplak bulunmak istemiyordu, tabi eğer bulunursa… Üstüne incecik de olsa bir şeyler geçirdi. Oysa çıplak bıraktı ruhunu, hemen küvetin yanına, bir kez olsun görsünler gerçek olanı diye.
Sıcacıktı su. Kaskatı kesilmiş vücudu rahatlamıştı. Öylece orada durup saatlerce düşünebilirdi hayatını, neden orada olduğunu. Oysa düşünmek, artık hızla geçen zamanın önüne çekilmiş bir setten başka bir şey olmayacaktı onun için. Düşünmek, yıllardır uyurken bile yaptığı tek şey değil miydi? Vefakâr dostu… Oysa o anda durduğu yerde dostlara ihtiyacı yoktu ki.
Eline aldığı jilet olacaktı tek dostu. Gri, incecik bir metal parçası. İki tarafı da keskindi. “Hayatıma hoş geldin” diye fısıldadı jilete. Ne komikti tanışıklıklarının bu kadar kısa sürecek olması… “Çok canımı acıtma olur mu” dedi. Sahi neydi canını acıtan gerçekten? Jilet kadar keskin hayat mı, insanlar mı? Onlar alamamıştı ruhunu da şu incecik şey mi yapacaktı bunu? Gülümsedi yine.
Sağ elindeki jiletle yavaş yavaş sol bileğini kesmeye başladı. Hiç acemilik çekmiyordu doğrusu. İlk darbede bulmuştu damarı… Eğer yatay olarak sadece bileğini keserse kurtulma şansı vardı. Oysa onun hayatında artık “şans” sözcüğüne yer yoktu. Damarı dikey olarak kesmesi gerekiyordu. Asla dikemesinler diye… O dakikada bile hayatta kalacağını düşündüğü için, onu bulacaklarında hala yaşıyor olmayı umduğu için utandı bir an. Bileğinden başlayarak yeşilimsi-morumsu damarını takip edebildiği kadar yukarıya çıktı jiletle birlikte. Sonra, bir ressam titizliğiyle oturup izledi delicesine akan kanı, kendi kanını… Akıp giden, küvetteki suya karışan, bazen de deli gibi fışkıran aslında kendi kanı mı yoksa kendi hayatı mıydı? İnsanın kendi hayatı, kendi damarlarından dışarı çıkarken bu kadar acır mıydı? Acıyordu demek ki…
Yavaşça kolunu sıcak suyun içine bıraktı. Kanın, suda dağılışını izledi bir süre. Yoğunluğu farklı iki sıvı. Suya karışmıyordu sanki kanı, üste çıkıyordu. Ne garip, o da hayata karışmamıştı bir türlü… Demek insanın kanı da, kişiliği de benzeyebiliyordu birbirine… Keşke onu o yapan her şey de akıp gitseydi küvete…
Diğer kolundaki damar yollarını da ait oldukları dünyaya kavuşturmak için jileti bu kez sol eline aldı. Uyuşmuştu sol eli. Titriyordu. Acıdan mı yoksa kan korkusu yüzünden mi? Kendini dünyada en çok korktuğu sıvının içinde öldürüyordu, son kez bu korkusuyla da yüzleşiyordu.
Yine bir seçim vardı şimdi önünde... Ölürken bile bir seçim yapmak zorunda mıydı insan? Ya tek bileği ile yavaş yavaş ölecekti, belki bir saat daha sonra. Ya da diğer bileğini de kesecek, herşeyi hızlandıracaktı. Yine mi düşünmek zorundaydı? Titreyen elleriyle jileti aldı ve sol elinin beceriksizliğiyle sağ bileğinden başlayarak damarını yukarıya doğru kesti. Ancak bu kez çok fazla yol katedememişti.
Birkaç dakika sonra düşünceleri berraklaştı. Son anda bütün hayatını hatırlarmış ya insan. Ne büyük yalan! Hiçbirşey hatırlamıyordu hayatına dair. Sadece artık kıpkırmızı olan, sıcakcık bir suyun içindeydi. Artık anne rahminin içindeki, o ilk yerine dönmüştü. Artık bütün bilinmezler geride kalmıştı. Ve artık biliyordu tek bir şeyi… Bunu bilmek hayatına mal olsa da tek bir şeyi bilmek için yine seve seve vazgeçerdi içinde tıkılıp kaldığı zindandan… Biliyordu artık; her gidiş, her bitiş, her yokoluş aslında sadece bir başlangıçtı; yepyeni, güzel bir başlangıç. Gülümsedi, gözlerini kapadı ve “Merhaba” dedi sayıklayarak…
Ve …
3 Aralık 2010 Cuma
2 Aralık 2010 Perşembe
korkular
Hayatımda belki de ilk kez korkmuştum hayattan... Belki de ilk kez ne istediğimi bilememiştim... Daha dün gibi belleğimi kazdıkça kazıyor herşey...
22 yaşındayım... Daha yeni bitmişti çocukluk... Hazırdım oysa artık hayata, öyle düşünüyordum en azından. Ve öyle düşünmek, cesur olduğunu sanmak, "heeey senden korkmuyorum hayat" diye nağralar atmak bana göreymiş gibi geliyordu. Yiğitlik sanıyordum kılıcını bir oraya bir buraya sallamayı...
Ve birgün karşıma dikilip ellerini uzatarak "Haydi" dediğinde hayatım boyunca hiç korkmadığım kadar korktum ellerinden, gözlerinden, sözlerinden... Oysa seviyordum onu, aşıktım. Eli havada öylece bekliyordu, beni bekliyordu. Hep o günün gelmesini hayal etmiyor muyduk? Yıllarca o anı beklememiş miydik?
Ama ben korkuyordum, delice korkuyordum... Kendime yediremiyordum korkuyu ama işte, o deli gibi atan kalp, yerinden fırlayacak gibi bakan gözler benim değil miydi? O korkak ben değil miydim?
Ve ben de bütün korkaklar gibi kaçtım... Arkama dönüp bakmadan kaçtım. Ne görecektim dönünce; havada kalmış bir el, hüzün dolu gözler, kırık bir kalp? Hangisi daha kötüydü ya da aslında hangisi daha önemliydi? Ben mi, o mu?
Kendimi seçmiştim...
Ve işte o gün, o yerde inatla seçtiğim kendi hayatımı sonsuza kadar kaybetmiş oldum...
Ve işte o günden sonra korkuların bana hükmetmesine izin vermedim bir daha...
22 yaşındayım... Daha yeni bitmişti çocukluk... Hazırdım oysa artık hayata, öyle düşünüyordum en azından. Ve öyle düşünmek, cesur olduğunu sanmak, "heeey senden korkmuyorum hayat" diye nağralar atmak bana göreymiş gibi geliyordu. Yiğitlik sanıyordum kılıcını bir oraya bir buraya sallamayı...
Ve birgün karşıma dikilip ellerini uzatarak "Haydi" dediğinde hayatım boyunca hiç korkmadığım kadar korktum ellerinden, gözlerinden, sözlerinden... Oysa seviyordum onu, aşıktım. Eli havada öylece bekliyordu, beni bekliyordu. Hep o günün gelmesini hayal etmiyor muyduk? Yıllarca o anı beklememiş miydik?
Ama ben korkuyordum, delice korkuyordum... Kendime yediremiyordum korkuyu ama işte, o deli gibi atan kalp, yerinden fırlayacak gibi bakan gözler benim değil miydi? O korkak ben değil miydim?
Ve ben de bütün korkaklar gibi kaçtım... Arkama dönüp bakmadan kaçtım. Ne görecektim dönünce; havada kalmış bir el, hüzün dolu gözler, kırık bir kalp? Hangisi daha kötüydü ya da aslında hangisi daha önemliydi? Ben mi, o mu?
Kendimi seçmiştim...
Ve işte o gün, o yerde inatla seçtiğim kendi hayatımı sonsuza kadar kaybetmiş oldum...
Ve işte o günden sonra korkuların bana hükmetmesine izin vermedim bir daha...
29 Kasım 2010 Pazartesi
bekleme(me)k
Hayatı diğer adı "beklemek" artık...
Beklemek; ayları, günleri, saatleri,
dakikaları, saniyeleri sayarak beklemek...
Kum saatinden dökülen zerreleri izleyerek beklemek...
Şarkılar dinleyerek, şarkılar söyleyerek beklemek...
Kızarak beklemek, kusarak beklemek,
Sonunun nereye varacağını bilmeyerek beklemek...
Öylesine beklemek...
Ağlayarak beklemek, umutsuzca beklemek...
Kalabalığa karışarak beklemek, yapayalnız kalarak beklemek,
Onsuzluğu içine çekip beklemek, nefes almadan yaşamayı öğrenerek beklemek...
Kendini ikna edemeyerek beklemek, nefret ederek beklemek, sessizce beklemek...
Sabırla beklemek, umarsızca beklemek, düşünmeden beklemek...
Başını yastığına yalnız koyarak beklemek, sabahları yalnız uyanarak beklemek,
Yabancı yüzlerde, yabancı sözlerde teselli arayıp beklemek...
Anıların acısına sığınıp beklemek, geçmişin yarasıyla beklemek,
Sabahları yalnız yürüyerek beklemek...
Öğlenleri yalnız yürüyerek beklemek...
Akşamları yalnız yürüyerek beklemek...
Ve birgün...
Artık beklemeyeceğini bilerek bekleme(me)k...
Beklemek; ayları, günleri, saatleri,
dakikaları, saniyeleri sayarak beklemek...
Kum saatinden dökülen zerreleri izleyerek beklemek...
Şarkılar dinleyerek, şarkılar söyleyerek beklemek...
Kızarak beklemek, kusarak beklemek,
Sonunun nereye varacağını bilmeyerek beklemek...
Öylesine beklemek...
Ağlayarak beklemek, umutsuzca beklemek...
Kalabalığa karışarak beklemek, yapayalnız kalarak beklemek,
Onsuzluğu içine çekip beklemek, nefes almadan yaşamayı öğrenerek beklemek...
Kendini ikna edemeyerek beklemek, nefret ederek beklemek, sessizce beklemek...
Sabırla beklemek, umarsızca beklemek, düşünmeden beklemek...
Başını yastığına yalnız koyarak beklemek, sabahları yalnız uyanarak beklemek,
Yabancı yüzlerde, yabancı sözlerde teselli arayıp beklemek...
Anıların acısına sığınıp beklemek, geçmişin yarasıyla beklemek,
Sabahları yalnız yürüyerek beklemek...
Öğlenleri yalnız yürüyerek beklemek...
Akşamları yalnız yürüyerek beklemek...
Ve birgün...
Artık beklemeyeceğini bilerek bekleme(me)k...
öz(leyiş)ler 1
Dünyanın merkezindeki kor halde, için için yanan çekirdek, aslında "aşk" değilse nedir ki?
4 Kasım 2010 Perşembe
öylesine...
Aradan geçen onca zamandan sonra bir blog ihtiyacı duyuran neydi bana acaba?
Yeniden yazmak istiyorum. Yazmak... Yazmak... Yazıp kurtulmak... Kaçıp kurtulmak... Aynı şey olabilir miydi? Olmalıydı çünkü... Bir yolu olmalıydı, bütün olanlardan kurtulmanın...
Saniyeler akıp giderken,
Bir hayat akıp giderken ellerimden
Hâlâ umut barındırmak istiyorum içimde,
Gözlerimde,
Sözlerimde...
Yaşarken kimi zaman bitse de gitsek telaşında yakalıyorum kendimi, kimi zamansa hiç olmayacak bir yerinden tutunuyorum hayata...
Yine de duramıyorum, durduramıyorum kendimi... Anlamıyorum, anlamlandıramıyorum...
Yeniden yazmak istiyorum. Yazmak... Yazmak... Yazıp kurtulmak... Kaçıp kurtulmak... Aynı şey olabilir miydi? Olmalıydı çünkü... Bir yolu olmalıydı, bütün olanlardan kurtulmanın...
Saniyeler akıp giderken,
Bir hayat akıp giderken ellerimden
Hâlâ umut barındırmak istiyorum içimde,
Gözlerimde,
Sözlerimde...
Yaşarken kimi zaman bitse de gitsek telaşında yakalıyorum kendimi, kimi zamansa hiç olmayacak bir yerinden tutunuyorum hayata...
Yine de duramıyorum, durduramıyorum kendimi... Anlamıyorum, anlamlandıramıyorum...
15 Mart 2010 Pazartesi
hayatımdaki yaşayan ölülere
Yaşayan ölülere ithaf ediyorum bu yazıyı... Kaan Sezyum'un ruhuna sağlık...
"Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok..."
"Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok..."
müccccveeeerrrr
Bugün yemekte mücver vardı. Onun en sevdiği yemeklerden biri... Ben bile alışmıştım onunla birlikte bu yemeğe...Onunla birlikte alıştığım o kadar çok şey vardı ki aslında... Şimdi o yok, geriye mücver yemenin anlamsızlığı kaldı ve mücverin aklıma getirdikleri...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
