3 Haziran 2011 Cuma

Kayıp Söylence

























Artık hiç kimsenin bilmediği çok eski bir dilde yazılmış bir söylencede anlatılıyordu herşey. Oysa hiçkimse okumuyordu artık belki de hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş, hiç yaşanmamış bu söylenceyi.

Taa ezelden beri vardı yollar ve yolların var olduğu andan itibaren vardı gitmek... Her ölümlünün hamuruna katılmamıştı elbet. Ama kimisinin de damarlarında oluk oluk akardı işte, yüreği “gitmek, gitmek” diye çarpardı kimisinin.

O da mayasına bu zehrin katıldığı kadınlardan biriydi... Bir adı yoktu, bir evi, bir ailesi. Bir kaderi, bir alınyazısı, bir hikâyesi yoktu... Sadece gitmek vardı, sadece yollar vardı bildiği. Dünyadaki her yolun bilgisi bahşedilmişti ona; her dönemeç nereye çıkar, en kestirme neresidir... Bilirdi... Ne vakit olur ki birileri bir yere gitmeye yeltenir, ona danışılırdı en güvenli, en kısa yol... Korkmazdı hiç en sarp, en dik uçurumların kenarlarındaki patikalardan geçerken...

Oysa korktuğu tek bir yol vardı onun da, gitmekten hiç hoşlanmadığı... Ruhunun patikalarındaki, nerede başladığını, nerede bittiğini bilmediği, ıssız, kimsesiz yollar ürkütürdü onu en çok. En çok oradaki yollarda şaşırırdı yönünü. Savunmasız, güçsüz olurdu o yollarda. Bu yüzden hiç uğramazdı oralara... Gitmek bir hastalık olsa da her hücresini usul usul kemiren, bir tek o yollara gitmezdi. Hep, “belki bir gün” diye ertelerdi. Bilmezlerdi...

Bir sonu vardıysa eğer o yolların, o gitmelerin, bir tek sevgiyi bulmak isterdi; yolun sonunda onu bekleyen. Ve eğer dünyada sevgi diye birşey vardıysa herhangi bir yolda, herhangi bir gitmekte bir kez de o bulsun isterdi kendini. Bir arayış, bir bekleyiş değildi bu. Sadece bir yokuluş, bir tükenişti aslında.

Bir ölümlünün ömrüne sığabilecek kadar uzun süre gitti, yıllar boyunca yürüdü, yürüdü, yürüdü. Beklemeden, aramadan, yok olarak, tükenerek gitti, gitti, gitti...

Derler ki o kadar çok yol gördü, o kadar çok gitti ki sonunda kaybetti yüzünü yollarda... Kurban etti yüzünü yollara... Ve derler ki o günden sonra ne zaman bir kadın düşse yollara O, yeniden bulurmuş kaybettiği yüzünü onlarda...



* Photography by Kamuran Feyzioğlu

31 Mayıs 2011 Salı

Şefkat vs. Şehvet

-I-

(savaş)


Birden açtım gözlerimi, bir kabus görmüşüm de çoktan uyanmam gerekiyormuş gibi. Tavan tanıdıktı, yatak da. Başımı sola çevirdim. Her zaman varlığımı, kim olduğumu, hayatta olduğumu hatırlatan ayna karşımda sinsi sinsi sırıtıyordu bana yine. Doğruldum, başım çatlıyordu. İçimde beni yerden yere vurmaya niyetlenen bir his salona gitmem gerektiğini söylüyordu.

Her zaman derli toplu tutmaya özendiğim salonum tam bir savaş alanını andırıyordu. Masanın üstündeki dağılmış kitapların ortasında konuşlanmış kirli tabaklar, içindeki farklı türlerdeki alkol itinayla tüketilmiş iki kirli kadeh, halının üstüne saçılmış kırlentler, kanepelerin sağında solunda ise büyük bir telaşla, aslında biraz da yalvar yakar çıkartılıp fırlatılmış bir pantolon, bir tişört, bir sütyen... Sahipsiz, cansız... Bunlar yetmezmiş gibi yarısı içilip yarısı kurban edilmiş sigaralar mezarlığı görünümündeki kültablasından yayılan acı kokuyla bir gece önceki insan bedeni kokusunun yarattığı bulut da salonun tepesinde asılı duruyordu. Olan biteni hatırlatmaya yetecek herşey kocaman ve kaba bir elle çekiyordu beni kendine doğru.

Bir süre boş gözlerle baktım bu manzaraya, salonun kapısında öylece dikilip. Gözlerim açıktı, ruhum henüz sarhoş; beynimse her zamanki gibi çalışıyordu: tik tak, tik tak, tik tak. Bazen bunun benim lanetim olduğunu düşünüyorum. Çok küçükken, üflemek için eğildiğim doğum günü mumlarının üzerinde tek bir dilek tutardım: “Tanrım, lütfen herşeyi bileyim, herşeyi düşüneyim, çok akıllı olayım.” Ve işte olmuştu, doğum günü perisi –eğer varsa- bana öyle büyük bir kazık atmıştı ki dileğimi vermişti bana. Daha o zamanlardan başladım öğrenmeye, her dileğin mutlaka katlanılması gereken bir sonucu olduğunu. Her zaman sevecen olmuyordu doğumgünü perileri...

Düşünmeyi durdurmayı her istediğimde yaptığım gibi saçlarımı karıştırdım yine. Hâlâ ayakta dikildiğimi farketmem biraz zaman aldı. Ve zaman aldı bütün gece içinde yüzdüğüm alkolün damarlarımdaki bütün suyu çektiğini, benden çaldığını farketmem. O zaman gözüm masanın üstündeki yarısı içilmiş suya takıldı. O bardak ne zaman gelmişti oraya, kim içmişti içindeki ve neden yarım bırakmıştı? Umursamadım açıkçası. Elime alıp bardağı, hatırlamadığım birinin yarım bıraktığı işi tamamladım. Sonra bir an, tek bir an için, beynime bir kurşun yemiş gibi bardağı uzaklaştırdım dudaklarımdan. Ya bu bir tuzaksa? Ya bir zehir varsa benden önce içenin dudaklarında? Ya zehirlemişse suyu? Ürperdim. Sonra hatırladım. Öyle olsaydı eğer zaten çoktan ölmüş olmaz mıydım? Cüretkar bir şekilde o zehri tatmamış mıydım birkaç saat önce, zehri bile isteye yolla mamış mıydım tam kalbimin olduğu yere? Gülümsedim kendi zehriyle zehirlenen her varlık gibi. Anlamsızdı.

Dönüp mutfağa girdim. Aynı karmaşanın farklı versiyonları oraya da hakim olmuş gibiydi. Sahi ne olmuştu ki dün gece? Nasıl bir savaştı yaşanan? Hiçbirşey olmamış gibi, hiçbirşey hatırlamıyormuşum gibi otomatik hareketlerle bir tabak aldım raftan, hergünkü kadar mısırgevreği koydum içine. Buzdolabını açtım, yüzüme vuran serinlik hoşuma gitti, dikildim öylece. Sonra tek kullanımlık minik sütlerden birini aldım. Ne tuhaf, hayatımdaki herşey tek kullanımlık olmuştu artık: tek kullanımlık sütler, tek kullanımlık peynirler, uzun vadede bana birşey vadetmeyen konserveler, tek tek tüketebileceğim meyveler... Eski bir alışkanlıkla başlarda çokça alırdım herşeyden. Ve bir süre sonra çöpe doldururdum hepsini. Zamana yenilirlerdi çünkü. Zamana yenilen o kadar çok şeyi çöpe doldurdum ki hayatımda bir süre sonra alıştım tek kullanımlık yaşamaya, tek kullanımlık, arkası bir türlü gelmeyen duygulara...

Süt doldurduğum mısır gevreği tabağıyla salondaki savaştan kalan cesetlerin ortasına oturdum sakince, hiçbirşey olmamış gibi. İki kaşık aldığım mısır gevreği midemden geri geldi tuhaf bir isyanla. İçerdeki alkol denizinin içinde yabancı şeylere yer yoktu demekki. Dağınıklığın içine bir de yarısı yenmiş mısır gevreği tabağı ekledim, belki manzarayı tamamlar diye.

Usulca kalktım yerimden. Tam kapıda durup geriye dönüp bakmak istedim. Yapamadım. Sanki birden herşey suratıma çarpacaktı bakarsam... Sanki geriye dönüp bakarsam kaçmaya çalıştığım herşey tutacaktı yakamdan... Eğer dönüp bakarsam sanki ağlayacaktım... Dönüp bakarsam hatırlayacaktım... Dönüp bakarsam...

Her yenilen gibi çıkıp gitmek kalıyordu bana da. Sokak kapısını çekip çıktım.

Kaçtım...

14 Şubat 2011 Pazartesi

öz(leyiş)ler 4

Ne tuhaf... Hep "sevgi"yi yazmak çok zor zannederdim oysa "nefret"i yazmak en zoruymuş...

17 Aralık 2010 Cuma

öz(leyiş)ler 3

Gaz kaçıran bir hortum gibi şimdi kalbim; sürekli özlem kaçırıyor bir yerlerinden...

zaman-an-yalan

"Yokluğun yeter, bu çektiğim günah, gittiğinden beri geceler simsiyah..." diye birbirine karışıyor şimdi kulağımın dibinde notalar, sözler...  Biraz daha acıtsınlar diye iyice açıyorum sesi. Artık başka hiçbir şey duyulmaz oluyor; bu müzik, bu sözlerle bir hayal-dünya yaratıyorum.  Bir de şimdi kendi sözcüklerimi ekliyorum o dünyaya, kendi kurşunlarımla uçuruyorum beynimi...
Çünkü susmuyor içimdeki köpekler... Midem bulanıyor artık aynı melodi, aynı sözcükler, aynı acı... Söz vermişlerdi oysa bana... Zaman basarsan yaralarına bir süre sonra acımaz demişlerdi... Ne büyük kandırmaca... Oysa yaralarıma bastığım her an, her dakika, her saat, her gün, her hafta daha da derine gömüyor herşeyi, daha da kanırtıyor, daha da çıkmazlara itiyor.
Zaman yalan... Zaman büyük yalan. Akıp geçip giderken benden götürdüğü tek şey yine ben oluyorum. Başka hiçbir şey değil... Akrep sokuyor beni acımasızca, yelkovan geçmiş karşıma sırıtıyor pis pis... Görmezden geliyorum, saymayı unutmak için sayıyorum içimden... Bir, iki, üç, dört... Bir süre sonra yolumu da kaybediyorum, gerisi gelmiyor zamanın...
O andan sonra birden akrep de, yelkovan da çıldırıyor. Neler oluyor diye bakıyorum, ölmeye yattığım yerden duvardaki saate... Beynimin içine tecavüz eden tik-taklar susmuş artık, ibreler çıldırmış... Hızla dönüyorlar, çok hızlı, deli gibi... Ama olmasını istediğim gibi ileri akmıyor zaman. Geriye doğru bir kovalamaca tutturmuş akrep de yelkovan da... Nasıl bir lanet bu? Akıp geçsin gitsin bitsin artık diye yalvarırken zamanın hızla geriye doğru akması nasıl bir lanet?
Saymayı bırakıp baktığımda seneler öncesinde buluyorum kendimi, en çok kurtulmak istediğim ânın tam ortasında... Bir küfür savuruyorum, en hakikisinden... Oysa herşey geçsin de kurtulayım, unutayım, yok olayım diye uğraşmıyor muydum ben? Neden şimdi en olmayan yerde, en olmayan şekilde yeniden varolmak, neden?
İşte ordayım, ordayız... Elele, gözgöze... Yabancı, hoyrat, yabani bakışlarla izliyorum "biz"i... Ne yapmalıyım, bilmiyorum. Koşup haykırsam, "Haydi, lanet olsun ikinize de, bakın bana, bana yaptığınıza bakın. Mutluluk diye birşey yok, sonsuzluk diye birşey yok, anlayın artık, anlayın. Yol yakınken bırakın birbirinize yalan söylemeyi. Bırakın oyun oynamayı. Ölümüm olacak o oyun. Bırakın beni, azat edin beni... Rahat bırakın beni..." desem... Ne ayırabilir ki onları?
Ben öyle dikilirken ayakta atmayan bir yürekle, yanımdam yürüyüp gittik "biz!" Yine gülerek, yine sevgi dolu gözlerle... Oysa aynı gözlerdi; o gün orada gülen de, o gün orada ağlayan da aynı gözlerdi. Sahi, aynı mıydı acaba?
Bir keşiş gibi çıksaydım karşılarına, "Öleceksiniz birbirinizle, solacaksınız" desem ve sonra buhar olup uçsam da onlar vazgeçer miydi birbirinden? Ne pahasına olursa olsun yürümeye devam etmezler miydi? Vazgeçtim peşlerinde uğursuz bir gölge gibi dolaşmaktan... Onlar beni değil ama ben onları azat ettim... Elele uzaklaşırken "biz", çöktüm dizlerimin üstüne "ben"...
Uzaktan bir melodi duyuluyordu, olmam gereken zamana dönmem için bana yolu gösteren... Melodiyi izleyip olmam gereken yere döndüm yavaş yavaş, midemdeki bulantıyla: "Gözlerim nehir ağlar şehir şehir, sensiz bu yerlerde hatıralar zehir..."
  
  

14 Aralık 2010 Salı

anı-acı?

Bugün, bana 10 yıl önce ilk hediyen olarak utana sıkıla verdiğin kazağı giydim. Belki biraz güç verir, belki bir an ayakta durabilirim diye... Belki de sadece o eski günlere dönebilirim diye... Kimbilir belki de zaman makinesine dönüşevirirdi lacivert, boğazlı kazağım... Alıp beni götürürdü taa eskilere...
Nasıl da utana sıkıla vermiştin onu bana hatırlıyor musun? Gözlerin ışıl ışıldı, masumdu...Sarılmıştım sana istemsizce, sevgim taşıyordu hücrelerimden de farkında değildim daha... Gençlik işte... Kıpkırmızı olmuştu yüzün... Gülmüştüm utanmana... En çok bu utanmaların vururdu beni. Kızarırdı yüzün, yere eğilirdi bakışların, sonra çapkın bir gülüş yerleşirdi suratına... Hafif yandan bakardın bana... Ahhhh, ne büyük tuzaktı bu, nasıl da çekerdi beni içine...
Şimdi 10 yıl geçti aradan...10 koca yıl... Biraz senle dolu, biraz sensiz... Biliyor musun o kadar zaman boyunca, ben hiç o kadar güzel utanan bir adam görmedim bir daha...
Ve başka hiç bir yüze yakışmazdı o utangaç çapkın gülüş....

13 Aralık 2010 Pazartesi

Afedersiniz, “Turist”im olur musunuz?




Orijinal adıyla The Tourist, açıkçası sadece Johnny Depp ve Angelina Jolie’nin nasıl bir çift olduğunu görmek için gittiğim bir filmdi. Belki de bol aksiyon, biraz heyecan ve nasıl geçtiğini anlamayacağım 2 saate dair vaatler cazbetmişti beni. Çünkü bir şekilde, hiçbir şey düşünmeden zamanı akıtma derdindeyim bu aralar. Oysa önyargılarla hareket etmemeliymiş insan. Hayatın bana sık sık verdiği bu dersi, bir kez daha hatırladım.

Filmi izleyen diğer milyonlarca insanı, filmin senaristini, yönetmenini, oyunularını bilmem ama film bende derin izler bıraktı. Beklediğim hiçbirşey yoktu filmde; aksiyon, eğlence, gerilim, macera.. Hiçbirşey... Oysa yine en zayıf karnımdan vurulmuştum. Filmin her karesi, her anı aşk doluydu, aşk kokuyordu.

Dünyanın en güzel kadını da olsanız eğer işin ucunda sizi tutkuyla seven bir adam varsa ve sizin de tutkuyla bağlı olduğunuz bir adam hiçbir engel -ki bu engeller yeri geliyor işiniz, arkadaşlarınız, hayatınız olabiliyor- sizi durduramıyor. Ona gitmek, onunla olmak, o aşkı yeniden damarlarınızda hissedebilmek için herşeyi yapıyorsunuz. Neden aşık olduğunuzu bilmeseniz de, iki yıl boyunca ondan asla haber alamamış olsanız da ona inancınız diriltiyor sizi, aşkınızı...

Ve siz dünyanın en karizmatik erkeği de olsanız sevdiğiniz kadından asla vazgeçmeyebiliyorsunuz. Bunun için iki yıl onu görmemeniz, türlü türlü acılar çekmiş olmanız da pek farketmiyor. Eğer aşıksanız ona, dünyadaki herkes onun için geri geleceğinizi biliyor. Ve geri geliyorsunuz milyonları, hayatınızı hiçe sayıp.

Güzellik, yakışıklılık, karizma, para-pul değildi aslında aşkı aşk yapan. Bir anlık bakış, bir anlık dokunuş, çarpışan gülümsemeler, tesadüfler, adını koyamayacağınız daha milyonlarca şey vardı aslında bu tuhaf hamurun içinde. Siz hamurunuza neler katıyorsanız ona göre lezzetleniyordu hamurunuz...

Ümidim kırılsa da çoğu zaman, gerçek aşk diye birşey vardı... Bir kadını asla bırakmayacak erkekler vardı hâlâ. Kadını için ölecek, aşkının peşinden koşacak, ona her zaman güzel, her zaman özel, her zaman farklı hissettirecek erkekler vardı hâlâ...

Böylesi bir adamın sıfatının “turist” olması tesadüf müydü peki? “Geldim, gördüm, gidiyorum” demiyordu ki oysa. Sahi ya, bir filmdi bu sadece... Sadece bir film... Öyle bir adam var mıydı ya da öyle bir kadın? Yaşadığımız şu dünyada erkekler –ya da aslında kadınlar da- herşeyi daha sahte, daha yapay hale getirmemişler miydi? Hızla dönüştüğümüz “tüketim insanı” olma yolunda “Geldim, gördüm, kalıyorum” deme cesaretimiz var mıydı ki? Ne zaman bıkmıştık “ev sahibi” olmaktan?

Ne kadar film de olsa, senaryodan ibaret olsa da bütün gördüklerim filmden çıktığımda uzun süredir bir “turist” özlemi içinde olduğumu farkettim. Her ne kadar güçlü, modern kadın rolüne de soyunsam gerçekten sahiplenilmek, birine ait olmak, tutkuyla sevilmek istediğimi, hem de bunu deliler gibi özlediğimi hissettim. Şimdi dönüp de sorsam herhangi birine, “Afedersiniz turistim olur musunuz?” diye, boş gözlerle yanımdan uzaklaşırken ne düşünür acaba? Peki ya gitmez de kalırsa?