Orijinal adıyla The Tourist, açıkçası sadece Johnny Depp ve Angelina Jolie’nin nasıl bir çift olduğunu görmek için gittiğim bir filmdi. Belki de bol aksiyon, biraz heyecan ve nasıl geçtiğini anlamayacağım 2 saate dair vaatler cazbetmişti beni. Çünkü bir şekilde, hiçbir şey düşünmeden zamanı akıtma derdindeyim bu aralar. Oysa önyargılarla hareket etmemeliymiş insan. Hayatın bana sık sık verdiği bu dersi, bir kez daha hatırladım.
Filmi izleyen diğer milyonlarca insanı, filmin senaristini, yönetmenini, oyunularını bilmem ama film bende derin izler bıraktı. Beklediğim hiçbirşey yoktu filmde; aksiyon, eğlence, gerilim, macera.. Hiçbirşey... Oysa yine en zayıf karnımdan vurulmuştum. Filmin her karesi, her anı aşk doluydu, aşk kokuyordu.
Dünyanın en güzel kadını da olsanız eğer işin ucunda sizi tutkuyla seven bir adam varsa ve sizin de tutkuyla bağlı olduğunuz bir adam hiçbir engel -ki bu engeller yeri geliyor işiniz, arkadaşlarınız, hayatınız olabiliyor- sizi durduramıyor. Ona gitmek, onunla olmak, o aşkı yeniden damarlarınızda hissedebilmek için herşeyi yapıyorsunuz. Neden aşık olduğunuzu bilmeseniz de, iki yıl boyunca ondan asla haber alamamış olsanız da ona inancınız diriltiyor sizi, aşkınızı...
Ve siz dünyanın en karizmatik erkeği de olsanız sevdiğiniz kadından asla vazgeçmeyebiliyorsunuz. Bunun için iki yıl onu görmemeniz, türlü türlü acılar çekmiş olmanız da pek farketmiyor. Eğer aşıksanız ona, dünyadaki herkes onun için geri geleceğinizi biliyor. Ve geri geliyorsunuz milyonları, hayatınızı hiçe sayıp.
Güzellik, yakışıklılık, karizma, para-pul değildi aslında aşkı aşk yapan. Bir anlık bakış, bir anlık dokunuş, çarpışan gülümsemeler, tesadüfler, adını koyamayacağınız daha milyonlarca şey vardı aslında bu tuhaf hamurun içinde. Siz hamurunuza neler katıyorsanız ona göre lezzetleniyordu hamurunuz...
Ümidim kırılsa da çoğu zaman, gerçek aşk diye birşey vardı... Bir kadını asla bırakmayacak erkekler vardı hâlâ. Kadını için ölecek, aşkının peşinden koşacak, ona her zaman güzel, her zaman özel, her zaman farklı hissettirecek erkekler vardı hâlâ...
Böylesi bir adamın sıfatının “turist” olması tesadüf müydü peki? “Geldim, gördüm, gidiyorum” demiyordu ki oysa. Sahi ya, bir filmdi bu sadece... Sadece bir film... Öyle bir adam var mıydı ya da öyle bir kadın? Yaşadığımız şu dünyada erkekler –ya da aslında kadınlar da- herşeyi daha sahte, daha yapay hale getirmemişler miydi? Hızla dönüştüğümüz “tüketim insanı” olma yolunda “Geldim, gördüm, kalıyorum” deme cesaretimiz var mıydı ki? Ne zaman bıkmıştık “ev sahibi” olmaktan?
Ne kadar film de olsa, senaryodan ibaret olsa da bütün gördüklerim filmden çıktığımda uzun süredir bir “turist” özlemi içinde olduğumu farkettim. Her ne kadar güçlü, modern kadın rolüne de soyunsam gerçekten sahiplenilmek, birine ait olmak, tutkuyla sevilmek istediğimi, hem de bunu deliler gibi özlediğimi hissettim. Şimdi dönüp de sorsam herhangi birine, “Afedersiniz turistim olur musunuz?” diye, boş gözlerle yanımdan uzaklaşırken ne düşünür acaba? Peki ya gitmez de kalırsa?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder