17 Aralık 2010 Cuma

zaman-an-yalan

"Yokluğun yeter, bu çektiğim günah, gittiğinden beri geceler simsiyah..." diye birbirine karışıyor şimdi kulağımın dibinde notalar, sözler...  Biraz daha acıtsınlar diye iyice açıyorum sesi. Artık başka hiçbir şey duyulmaz oluyor; bu müzik, bu sözlerle bir hayal-dünya yaratıyorum.  Bir de şimdi kendi sözcüklerimi ekliyorum o dünyaya, kendi kurşunlarımla uçuruyorum beynimi...
Çünkü susmuyor içimdeki köpekler... Midem bulanıyor artık aynı melodi, aynı sözcükler, aynı acı... Söz vermişlerdi oysa bana... Zaman basarsan yaralarına bir süre sonra acımaz demişlerdi... Ne büyük kandırmaca... Oysa yaralarıma bastığım her an, her dakika, her saat, her gün, her hafta daha da derine gömüyor herşeyi, daha da kanırtıyor, daha da çıkmazlara itiyor.
Zaman yalan... Zaman büyük yalan. Akıp geçip giderken benden götürdüğü tek şey yine ben oluyorum. Başka hiçbir şey değil... Akrep sokuyor beni acımasızca, yelkovan geçmiş karşıma sırıtıyor pis pis... Görmezden geliyorum, saymayı unutmak için sayıyorum içimden... Bir, iki, üç, dört... Bir süre sonra yolumu da kaybediyorum, gerisi gelmiyor zamanın...
O andan sonra birden akrep de, yelkovan da çıldırıyor. Neler oluyor diye bakıyorum, ölmeye yattığım yerden duvardaki saate... Beynimin içine tecavüz eden tik-taklar susmuş artık, ibreler çıldırmış... Hızla dönüyorlar, çok hızlı, deli gibi... Ama olmasını istediğim gibi ileri akmıyor zaman. Geriye doğru bir kovalamaca tutturmuş akrep de yelkovan da... Nasıl bir lanet bu? Akıp geçsin gitsin bitsin artık diye yalvarırken zamanın hızla geriye doğru akması nasıl bir lanet?
Saymayı bırakıp baktığımda seneler öncesinde buluyorum kendimi, en çok kurtulmak istediğim ânın tam ortasında... Bir küfür savuruyorum, en hakikisinden... Oysa herşey geçsin de kurtulayım, unutayım, yok olayım diye uğraşmıyor muydum ben? Neden şimdi en olmayan yerde, en olmayan şekilde yeniden varolmak, neden?
İşte ordayım, ordayız... Elele, gözgöze... Yabancı, hoyrat, yabani bakışlarla izliyorum "biz"i... Ne yapmalıyım, bilmiyorum. Koşup haykırsam, "Haydi, lanet olsun ikinize de, bakın bana, bana yaptığınıza bakın. Mutluluk diye birşey yok, sonsuzluk diye birşey yok, anlayın artık, anlayın. Yol yakınken bırakın birbirinize yalan söylemeyi. Bırakın oyun oynamayı. Ölümüm olacak o oyun. Bırakın beni, azat edin beni... Rahat bırakın beni..." desem... Ne ayırabilir ki onları?
Ben öyle dikilirken ayakta atmayan bir yürekle, yanımdam yürüyüp gittik "biz!" Yine gülerek, yine sevgi dolu gözlerle... Oysa aynı gözlerdi; o gün orada gülen de, o gün orada ağlayan da aynı gözlerdi. Sahi, aynı mıydı acaba?
Bir keşiş gibi çıksaydım karşılarına, "Öleceksiniz birbirinizle, solacaksınız" desem ve sonra buhar olup uçsam da onlar vazgeçer miydi birbirinden? Ne pahasına olursa olsun yürümeye devam etmezler miydi? Vazgeçtim peşlerinde uğursuz bir gölge gibi dolaşmaktan... Onlar beni değil ama ben onları azat ettim... Elele uzaklaşırken "biz", çöktüm dizlerimin üstüne "ben"...
Uzaktan bir melodi duyuluyordu, olmam gereken zamana dönmem için bana yolu gösteren... Melodiyi izleyip olmam gereken yere döndüm yavaş yavaş, midemdeki bulantıyla: "Gözlerim nehir ağlar şehir şehir, sensiz bu yerlerde hatıralar zehir..."
  
  

Hiç yorum yok: