9 Aralık 2010 Perşembe

(son) bir başlangıç

Küvetin içinde uzanmış öylece bekliyordu. Belli bir amacı yoktu, artık bütün amaçlar, bütün hedefler geride kalmıştı onun için. Kafasının içi bomboştu. Aynı yere bakıp durmaktan ya da burnundan hiç gitmeyen lanet bir koku yüzünden zaman ya da mekan algısı yavaş yavaş kayboluyordu. Son bir saatini düşündü... Hayatının son bir saatini... Olması gereken şey nihayet oluyordu ama hiçbir şey hayal ettiği gibi değildi... Yine mi yanılmıştı?..


O sabah uyandığında artık vaktin geldiğini biliyordu. Bilinçli bir bilme eylemi değildi bu. Bazen bilirsiniz işte birşeyleri, ortada bir neden yokken tamam dersiniz, artık vakti geldi. Süre dolmuştur, beyninizi kemiren tiktaklar nihayet susacaktır. Hareketleriniz, bir şeyleri bilmenin rahatlığıyla öylesine birbirini izler. Artık sizi ilgilendiren tek şey sonuca ulaşmaktır... Neden böyle derseniz, bilmiyordu onu da... Bilmediği diğer şeylerin yanına ekleyerek... Bilmiyordu...

Daha önce de birkaç kez yardım çığlıkları atmıştı. Ama hep sessiz kalmıştı çığlıkları, boğazında düğümlenmişti kaç kez... Ya bir yardım çağrısı telefonu ile sonuçlanmıştı ya da delicesine kusmalarla... Kimse de anlamamıştı neler olduğunu, belki de umursamamışlardı... Güçlü damgasını yemişti bir kez... Ayakta dururdu nasılsa, onun yardıma ihtiyacı olamazdı... Anlamadılar...

Artık yardım çığlıkları atmayacak, bir daha yardım istemeyecekti. En çok buna seviniyordu. Ulaşılmaya çalışıldıkça ulaşılmaz olmamış mıydı hep? Sahi neden böyle olmuştu? Kimse beklemezdi ondan bunu, tam da beklemedikleri bir zamanda olacaktı zaten... “Bir gün önce görüşmüştük, yüzünde gülücükler vardı yine, çok eğlenmiştik...” Böyle diyeceklerdi soranlara. Oysa bakmıştı gözlerine, belki son bir kez sarılmıştı. Sahi insanlar görmeyi ne zaman unutmuştu?

Mutluydu artık... Şarkılar söyleyerek banyoya gitti. Aynada baktı kendine, yanağına bir öpücük kondurdu. Yaklaştı, gözbebeklerine baktı aynada. Yine kocaman olmuşlardı. Hep ürkütürdü onu kendi gözbebekleri. Büyüyecek, büyüyecek, sonra da onu içine alacak bir labirent gibi gelirdi ona...

Musluğu açtı, sıcak suyun akışını izledi. Az sonra küvet sıcacık suyla dolacaktı. İçini donduran yalnızlığın kaskatı ettiği vücudu, sıcak suyun koynuna girecekti. İnsan hiç bu kadar üşüyebilir miydi? Ya da üşümekten aklını kaçırabilir miydi? Peki ya yalnızlıktan?

Üstündekileri çıkardı. Her zaman bütünüyle çıplak olmaktan utanırdı zaten, yine utandı. Neden bilmiyordu... Belki kadınlığının her zaman saklaması gereken birşey olduğu fikriyle yetiştirildiği, belki de bir türlü kendiyle barışamadığı için. Çırılçıplak bulunmak istemiyordu, tabi eğer bulunursa… Üstüne incecik de olsa bir şeyler geçirdi. Oysa çıplak bıraktı ruhunu, hemen küvetin yanına, bir kez olsun görsünler gerçek olanı diye.

Sıcacıktı su. Kaskatı kesilmiş vücudu rahatlamıştı. Öylece orada durup saatlerce düşünebilirdi hayatını, neden orada olduğunu. Oysa düşünmek, artık hızla geçen zamanın önüne çekilmiş bir setten başka bir şey olmayacaktı onun için. Düşünmek, yıllardır uyurken bile yaptığı tek şey değil miydi? Vefakâr dostu… Oysa o anda durduğu yerde dostlara ihtiyacı yoktu ki.

Eline aldığı jilet olacaktı tek dostu. Gri, incecik bir metal parçası. İki tarafı da keskindi. “Hayatıma hoş geldin” diye fısıldadı jilete. Ne komikti tanışıklıklarının bu kadar kısa sürecek olması… “Çok canımı acıtma olur mu” dedi. Sahi neydi canını acıtan gerçekten? Jilet kadar keskin hayat mı, insanlar mı? Onlar alamamıştı ruhunu da şu incecik şey mi yapacaktı bunu? Gülümsedi yine.

Sağ elindeki jiletle yavaş yavaş sol bileğini kesmeye başladı. Hiç acemilik çekmiyordu doğrusu. İlk darbede bulmuştu damarı… Eğer yatay olarak sadece bileğini keserse kurtulma şansı vardı. Oysa onun hayatında artık “şans” sözcüğüne yer yoktu. Damarı dikey olarak kesmesi gerekiyordu. Asla dikemesinler diye… O dakikada bile hayatta kalacağını düşündüğü için, onu bulacaklarında hala yaşıyor olmayı umduğu için utandı bir an. Bileğinden başlayarak yeşilimsi-morumsu damarını takip edebildiği kadar yukarıya çıktı jiletle birlikte. Sonra, bir ressam titizliğiyle oturup izledi delicesine akan kanı, kendi kanını… Akıp giden, küvetteki suya karışan, bazen de deli gibi fışkıran aslında kendi kanı mı yoksa kendi hayatı mıydı? İnsanın kendi hayatı, kendi damarlarından dışarı çıkarken bu kadar acır mıydı? Acıyordu demek ki…

Yavaşça kolunu sıcak suyun içine bıraktı. Kanın, suda dağılışını izledi bir süre. Yoğunluğu farklı iki sıvı. Suya karışmıyordu sanki kanı, üste çıkıyordu. Ne garip, o da hayata karışmamıştı bir türlü… Demek insanın kanı da, kişiliği de benzeyebiliyordu birbirine… Keşke onu o yapan her şey de akıp gitseydi küvete…

Diğer kolundaki damar yollarını da ait oldukları dünyaya kavuşturmak için jileti bu kez sol eline aldı. Uyuşmuştu sol eli. Titriyordu. Acıdan mı yoksa kan korkusu yüzünden mi? Kendini dünyada en çok korktuğu sıvının içinde öldürüyordu, son kez bu korkusuyla da yüzleşiyordu.

Yine bir seçim vardı şimdi önünde... Ölürken bile bir seçim yapmak zorunda mıydı insan? Ya tek bileği ile yavaş yavaş ölecekti, belki bir saat daha sonra. Ya da diğer bileğini de kesecek, herşeyi hızlandıracaktı. Yine mi düşünmek zorundaydı? Titreyen elleriyle jileti aldı ve sol elinin beceriksizliğiyle sağ bileğinden başlayarak damarını yukarıya doğru kesti. Ancak bu kez çok fazla yol katedememişti.

Birkaç dakika sonra düşünceleri berraklaştı. Son anda bütün hayatını hatırlarmış ya insan. Ne büyük yalan! Hiçbirşey hatırlamıyordu hayatına dair. Sadece artık kıpkırmızı olan, sıcakcık bir suyun içindeydi. Artık anne rahminin içindeki, o ilk yerine dönmüştü. Artık bütün bilinmezler geride kalmıştı. Ve artık biliyordu tek bir şeyi… Bunu bilmek hayatına mal olsa da tek bir şeyi bilmek için yine seve seve vazgeçerdi içinde tıkılıp kaldığı zindandan… Biliyordu artık; her gidiş, her bitiş, her yokoluş aslında sadece bir başlangıçtı; yepyeni, güzel bir başlangıç. Gülümsedi, gözlerini kapadı ve “Merhaba” dedi sayıklayarak…

Ve …

Hiç yorum yok: