-I-
(savaş)
Birden açtım gözlerimi, bir kabus görmüşüm de çoktan uyanmam gerekiyormuş gibi. Tavan tanıdıktı, yatak da. Başımı sola çevirdim. Her zaman varlığımı, kim olduğumu, hayatta olduğumu hatırlatan ayna karşımda sinsi sinsi sırıtıyordu bana yine. Doğruldum, başım çatlıyordu. İçimde beni yerden yere vurmaya niyetlenen bir his salona gitmem gerektiğini söylüyordu.
Her zaman derli toplu tutmaya özendiğim salonum tam bir savaş alanını andırıyordu. Masanın üstündeki dağılmış kitapların ortasında konuşlanmış kirli tabaklar, içindeki farklı türlerdeki alkol itinayla tüketilmiş iki kirli kadeh, halının üstüne saçılmış kırlentler, kanepelerin sağında solunda ise büyük bir telaşla, aslında biraz da yalvar yakar çıkartılıp fırlatılmış bir pantolon, bir tişört, bir sütyen... Sahipsiz, cansız... Bunlar yetmezmiş gibi yarısı içilip yarısı kurban edilmiş sigaralar mezarlığı görünümündeki kültablasından yayılan acı kokuyla bir gece önceki insan bedeni kokusunun yarattığı bulut da salonun tepesinde asılı duruyordu. Olan biteni hatırlatmaya yetecek herşey kocaman ve kaba bir elle çekiyordu beni kendine doğru.
Bir süre boş gözlerle baktım bu manzaraya, salonun kapısında öylece dikilip. Gözlerim açıktı, ruhum henüz sarhoş; beynimse her zamanki gibi çalışıyordu: tik tak, tik tak, tik tak. Bazen bunun benim lanetim olduğunu düşünüyorum. Çok küçükken, üflemek için eğildiğim doğum günü mumlarının üzerinde tek bir dilek tutardım: “Tanrım, lütfen herşeyi bileyim, herşeyi düşüneyim, çok akıllı olayım.” Ve işte olmuştu, doğum günü perisi –eğer varsa- bana öyle büyük bir kazık atmıştı ki dileğimi vermişti bana. Daha o zamanlardan başladım öğrenmeye, her dileğin mutlaka katlanılması gereken bir sonucu olduğunu. Her zaman sevecen olmuyordu doğumgünü perileri...
Düşünmeyi durdurmayı her istediğimde yaptığım gibi saçlarımı karıştırdım yine. Hâlâ ayakta dikildiğimi farketmem biraz zaman aldı. Ve zaman aldı bütün gece içinde yüzdüğüm alkolün damarlarımdaki bütün suyu çektiğini, benden çaldığını farketmem. O zaman gözüm masanın üstündeki yarısı içilmiş suya takıldı. O bardak ne zaman gelmişti oraya, kim içmişti içindeki ve neden yarım bırakmıştı? Umursamadım açıkçası. Elime alıp bardağı, hatırlamadığım birinin yarım bıraktığı işi tamamladım. Sonra bir an, tek bir an için, beynime bir kurşun yemiş gibi bardağı uzaklaştırdım dudaklarımdan. Ya bu bir tuzaksa? Ya bir zehir varsa benden önce içenin dudaklarında? Ya zehirlemişse suyu? Ürperdim. Sonra hatırladım. Öyle olsaydı eğer zaten çoktan ölmüş olmaz mıydım? Cüretkar bir şekilde o zehri tatmamış mıydım birkaç saat önce, zehri bile isteye yolla mamış mıydım tam kalbimin olduğu yere? Gülümsedim kendi zehriyle zehirlenen her varlık gibi. Anlamsızdı.
Dönüp mutfağa girdim. Aynı karmaşanın farklı versiyonları oraya da hakim olmuş gibiydi. Sahi ne olmuştu ki dün gece? Nasıl bir savaştı yaşanan? Hiçbirşey olmamış gibi, hiçbirşey hatırlamıyormuşum gibi otomatik hareketlerle bir tabak aldım raftan, hergünkü kadar mısırgevreği koydum içine. Buzdolabını açtım, yüzüme vuran serinlik hoşuma gitti, dikildim öylece. Sonra tek kullanımlık minik sütlerden birini aldım. Ne tuhaf, hayatımdaki herşey tek kullanımlık olmuştu artık: tek kullanımlık sütler, tek kullanımlık peynirler, uzun vadede bana birşey vadetmeyen konserveler, tek tek tüketebileceğim meyveler... Eski bir alışkanlıkla başlarda çokça alırdım herşeyden. Ve bir süre sonra çöpe doldururdum hepsini. Zamana yenilirlerdi çünkü. Zamana yenilen o kadar çok şeyi çöpe doldurdum ki hayatımda bir süre sonra alıştım tek kullanımlık yaşamaya, tek kullanımlık, arkası bir türlü gelmeyen duygulara...
Süt doldurduğum mısır gevreği tabağıyla salondaki savaştan kalan cesetlerin ortasına oturdum sakince, hiçbirşey olmamış gibi. İki kaşık aldığım mısır gevreği midemden geri geldi tuhaf bir isyanla. İçerdeki alkol denizinin içinde yabancı şeylere yer yoktu demekki. Dağınıklığın içine bir de yarısı yenmiş mısır gevreği tabağı ekledim, belki manzarayı tamamlar diye.
Usulca kalktım yerimden. Tam kapıda durup geriye dönüp bakmak istedim. Yapamadım. Sanki birden herşey suratıma çarpacaktı bakarsam... Sanki geriye dönüp bakarsam kaçmaya çalıştığım herşey tutacaktı yakamdan... Eğer dönüp bakarsam sanki ağlayacaktım... Dönüp bakarsam hatırlayacaktım... Dönüp bakarsam...
Her yenilen gibi çıkıp gitmek kalıyordu bana da. Sokak kapısını çekip çıktım.
Kaçtım...